18 Temmuz 2012 Çarşamba

Kıbleyi Bulan Seccade İcat Edildi

İngiltere'nin başkenti Londra'da yaşayan Soner Özenç, kıbleye çevrilince kendiliğinden aydınlanan seccadeyi tasarladı.

Soner Özenç, Müslümanların hayatını kolaylaştıracak tasarımını Türkiye başta olmak üzere dünya pazarına sunmayı amaçlıyor.

Özenç, "elektrikle aydınlanan fosfor baskı teknolojisi" kullanarak tasarladığı ve kolayca katlanabilen "El Seccade"ye sahip olmak için çok sayıda kişinin kendisiyle irtibata geçtiğini söyledi.

Geleneksel ile moderni birleştiren tasarımlar üzerine çalışırken, "El Seccade" fikrinin aklına geldiğini söyleyen Özenç, "Namaz kılarken Mekke'ye yönünüzü çevirmeniz gerekiyor, bunun için kimi zaman pusula kullanılıyor. Bunu düşünürken, ışıklı seccade fikri aklıma geldi. Seccadenin içine bir dijital pusula koysak ve bunu yere koyduğunuzda, ışıklandırmanın derecesi artsa ve azalsa diye düşündüm" ifadelerini kullandı.

Fişe takılarak ya da şarjlı pille kullanılabilen seccadenin ortasındaki cami figürü için İstanbul'daki Sultan Ahmet Camii'nden esinlendiğini söyleyen Özenç, seccade üzerinde cennet ve cehennemi simgeleyen figürlerin de bulunduğunu kaydetti.

Özenç, "ışıklı seccadeye" ilişkin pazar araştırması yaparken bir sonuca varamadığını, çünkü ürünün ne tekstil ne de elektronik ürün olduğunu söyledi. Özenç, "Londra'da en iyi şekilde ülkemi temsil etmeye çalışıyorum. Türkiye'den destek anlamında bu proje için çok ümidimiz var. Hem finansal, hem manevi anlamda. Umarım vatandaşlarımızdan bu konuda destek gelir" diye konuştu. 
 
Tarih : 18.07.2012
Kaynak : Dünya Bülteni

Manevi Diriliş Ayı Ramazan


Ramazan-ı Şerif, ağacın meyvesi, yemeğin tuzu, aşın ekmeğin tadıdır. Tesbihin imamesi, yola çıkan üç kişiden birinin imamı, camide cemaatin öncüsüdür. Mahallenin muhtarı, ilçenin kaymakamı, ilin valisi, ülkenin reis-i cumhurudur. Her kesimi bir araya getiren birliğin simgesidir.

Toplumun yarasına merhem, acısına ortak, neş’esine neş’e, velhasıl her derde devadır Ramazan-ı Şerif. Açlara ekmek, susuzlara su, çıplaklara elbise, ihtiyaç sahiplerine bir ümit kapısıdır. Kardeşliğin bütün boyutudur. Ev, mescid, cami ve cemaatle yapılan evradla bir nefis terbiyesidir.

Zikr-i hafî, kalp zikri, rabıta ve murakabeyle ruhun yücelmesidir. Uzlet, halvet ve itikafla tam bir yoğun bakıma alınmadır Ramazan-ı Şerif. Ramazan-ı Şerif, beynin jimnastiği, kalbin gelişen teknolojiye esir olmamasıdır. Namazı, bedensel bir egzersiz olarak değil, haşyet, azamet-i İlahî’yi tefekkürle eda etmektir.

Zekâtı,helal yolla elde edilen nimetin temizliği olarak görmektir. Haccı, İbrahim’in (as) iradesini Allahü Teâlânın iradesine teslim etmesi şeklinde anlamaktır. Bütün taatleri ruhuyla yapmaktır.Ramazan-ı Şerif, uzun günlerde tutulan oruçla,sigara tiryakiliğinden kurtulunduğu gibi, kin, kibir, hasedlik hastalığından da azade olmaktır.

Oruç, sadece bir fabrika gibi mideyi dinlendirme değil, tavır ve hareketlerimizi de dinlendirmektir.Bir değişimdir.Ramazan-ı Şerif, ilmi üstaddan alma, ilmin bulunmadığı yerde İslamî hayatın kalmadığını bilerek, cehaletten ilme hicrettir. Dinin temizlik üzerine kurulduğunu bilip, maddî ve manevî arınmaya geçiştir.

Sağa sola akan suyun, bağı bahçeyi sulayamadığını görerek, dağınık fikirden vahdeti temin eden fikre dönüştür.Ramazan-ı Şerif, ulvî değerlere saygı, edep, erkân, güzel geçim, sabır, insaf, doğruluk, emanete riayet, üstüne düşmeyen işlere karışmama, ilmiyle amel ve niyetin düzgünlüğüdür.

Ramazan-ı Şerif, ibadet maksadıyla, bedenin sağlığı için bir tıbbıye, tıp fakültesidir. Okunan Kur’ân-ı Kerim cüzleri, evrad ve ezkar ve Ramazan-ı Şerif’in son on gününde itikafa girmekle bir dergâhtır. Kürsü ve minberlerde, görsel cihazlar vasıtasıyla yapılan nasihatlerle bir medresedir.Pişen aştan, fakirlere ikramla aşhane, yolcuların konakladığı kervan saraydır.

Bereketiyle, muhtacın elinden tutan, “Veren El” dir.
 
 Ali Ramazan Dinç Efendi Hazretleri (K.s)
 

Manevî Sofralarından Doyamadan Kalkılırdı



Akl-ı selim ve kalb-i selim sahibi olan ve doğuştan veli diye tanınan merhum ve mağfur Yahyalılı Hacı Hasan Efendi (ks) Hazretlerinin duygu ve düşünce ufkunu tespit, tayin ve tarif etmek bizler için oldukça zordur. Onlar için postunda oturur ama kâinattan haberdar olur, derler. Kendi tabiri ile de sanki dünya bir tepsi gibidir, onlara göre.

Müridanının tavsifine göre de kendi yerde, ruhu arşta gezinir. Afakî ve enfüsî hakikatlerin usta bir avcısı ve savunucusudurlar. Ehliyet ve liyakatle birlikte salahiyet sahibidirler de. Onlara verilen tasarruf hak ve yetkisi vardır, onlar Hak canibinden devamlı desteklenirler. İşte tüm bu sebeplerden dolayıdır ki onlara ehl-i hak ve ehl-i marifet denir.

MANEVÎ SOFRALAR

Onu dinleyen herkes onun konuya hâkimiyetine ve ifade gücüne hayran kalırdı. İkna kabiliyeti fevkalade idi. Derinlik ve genişlik boyutu yanına insicam ve sürükleyicilik katılınca ortaya çıkan tablo paha biçilmez oluyor. Dönüşüm ve oluşum bir arada yaşanıyor, doyamadım denilerek bu manevî ziyafet sofrasından kalkıyordu.

Anlatılmaz yaşanır denilen şey orada bir kere daha yeniden keşfediliyordu. Nitekim onu dinleyen bir müftü, hocalık – müftülük başka, mürşitlik – velilik başka olduğunu onu görüp dinleyince anladım, demiştir. Bir başka ilahiyatçı ise yirmi dakikalık bir sohbetinde bulundum, adeta tüm tahsilim boyunca bildiklerimin özetini duydum, demiştir.

Halka açık umumî görüşmeleri yanında baş başa ve hususî görüşmeleri de olurdu. Siyasetten spora kadar çok ve çeşitli camialara mensup insanlarla gerçekleştirilen bu görüşmelerinin diğerlerinden farklı olan yönü hususunda şunları söyleyebiliriz:

Konuşmadan çıkan her bir kişi biz Efendi’yi biliyorduk ve onun için gelmiştik ama böyle bilmiyorduk. Meğer o bir derya imiş. Meğer o siyasetin de ekonominin de sporun da kültür ve sanatın da bir dehası ve teorisyeni imiş. Bizlere öyle şeyler anlattılar ki biz bunları ne üniversite hayatımızda ne de günlük memuriyet ve iş hayatımızda asla duymadık.

İyi ki kötü niyetli şer odakları onların bu özelliklerini bilmiyorlar. Eğer bilseler o kötü emelleri önündeki en büyük engelin kimler olduğunun farkına varırlar da hedef tahtasına bunları oturturlar. Hayırların fethinde ve şerlerin definde onların yaptığı hizmeti hiçbir kişi ve kuruluş yapamıyor ve yapamaz. Zira onlar varis-i enbiyadırlar. Zira onlar Hakk’ın halk için seçtikleri ve sevdikleridirler.

KALPLERİN FETHİ

İslâm’la şereflenmesine ramak kalan bir İngiliz bilim adamı İslâm ile ilgili kafasındaki ve gönlündeki son sorularını Hacı Hasan Efendiye sorar, ondan doyurucu cevaplar alınca da huzurunda kelime-i şehadet getirir. Bu olay onun makasıd-ı şeria’yı layıkıyla özümsediğini ve benimsediğini gösterir.

İşte kemalat budur, işte kâmil insan bunlara denir. Kırık dökük bilgilerle, ipe sapa gelmez sözlerle ve dengesiz hareketleriyle piyasada boy gösterenler nerede, bunlar nerede? Onlar servet, şöhret ve şehvet peşinde iken bunlar sevgi, samimiyet ve hizmet ile insanlığa ışık olma çaba ve gayreti içindedirler.

Kalplerin fethi ile uğraşmak, ülkeler fethiyle uğraşmaktan daha zor ve daha asildir. Bir gönül kazanmak karşısında bir dünya dolusu altının bir zerrecik kadar itibarı olamaz. Hacı Hasan Efendi (ks) bu hususu ifade sadedinde şöyle derlerdi: Dünya bir gölgedir, önüne alırsan ona yetişemezsin. Arkadan alırsan o senin peşinden koşar gelir.

MANEVÎ BABALIK ÜSTÜNDÜR

Yetişkinlik ve olgunluk açısından bilhassa da keramet ve müesseriyet itibariyle hep babası ve üstadı ile kıyaslanmıştır. Babasını geçtiği ve üstadının vekaletine ehliyet kesbettiği kanaat olarak serdedilmiştir. Manevî gücünün ölçüsünü onu tanıyanlar ancak bu tip mukayeselerle ancak ifadelendirebiliyorlardı.

Başka türlüsüne kimse cesaret edemiyordu. Ondaki bu seviye hem ilim ve irfanın, gaye ve hedefinin hem de yetişme ve yetiştirmesinin toptan ortaya konulmasına işaret sayılmış gözüyle görünüyordu. O da onlara olan hürmetini ve minnettarlığını her vesile ile dile getirir asla kendine bir pay ve bir paye çıkarmazdı.

Siz bu işin sorumluluğunun yüklediği ağırlığı ve zorluğu ah bir bilseniz hiç buna heveslenmezsiniz, derlerdi. Manevî babalığı daima üstün tutarlardı. Manevî olan her şeyin maddî olanından öncelikli olduğunun altını çizerler ve dikkatlerin o tarafa doğru çekilmesini isterlerdi.

Böyle olmakla birlikte de asla ruhbaniyete meyil edilmesine de müsaade etmezlerdi.Herkesin iş güç sahibi olması lazım geldiğinin önemi üzerinde dururlardı. Çalışma ve kazanmaya teşvik ederler, tembelliğe ve gevşekliğe geçit vermezlerdi.

DERSLERİNDEKİ İNCELİK

Başta ibadetler olmak üzere İslâm’ın tüm emir ve yasaklarının illet ve hikmetleri konusunda bir hayli malumatı vardı. Yeri ve zamanı geldikçe bunlar üzerinde de dururdu. Özellikle de namazda erkek ve kadınların el kaldırma ve el bağlamalarındaki farklılıkları vs. izah ederler ve dinleyenlerin ibadet ve taatlerinde daha şuurlu olmalarına böylece de bir katkı sağlamış olurlardı.

Şah Veliyullah Dehlevi’nin meşhur kitabı Huccetullah-il Baliğa’daki tarzda açıklamaları onun anlayış kapasitesinin ne kadar yüksek olduğunu göstermesi bakımından ayrıca zikredilmeye değer bulunmaktadır. Neden ve niçinler, hangi ve nasıllar onun sohbetleri arasına serpiştirilmiş olarak sunulurdu.

Dikkatli bir dinleyici velev ki ümmi biri olsa işin mantalitesini ve inceliklerini anlamış ve içselleştirilmiş olarak dersini ikmal ederdi. Zaten âlim ve fazıl olanların dizinin dibinden kalkmak istemeyişlerinin asıl sebeplerinden biri de onun bu ve benzeri ufuk açıcı dersleridir.

SAF VE TEMİZ İSLÂM İNANCI

Önünde tüm insanlık âlemi varmış gibi düşüncelerini söylemekten özel bir haz duyardı. Âlemlerin Rabbinin kulu ve âlemlere rahmet olarak gönderilen son peygamberin ümmeti olduğunun ve İslâm’ın da insanlığın son ve kâmil dini olduğunun bir de kendisinin bir kutb-u cihan olduğunun bilinciyle söz söyler, hal ve hareketlerini ona göre tanzim ederdi.

İslâm’ın büyüklerini insanlığın büyükleri olarak bilir ve görürdü. Onun dağarcığı tamamen saf ve temiz İslâm inancı ve bilgisi ile dolu idi. Yabancı kişi ve kültürler onun nazarında tedavi görmesi gereken bir hasta, tamir edilmesi gereken bir eşya mesabesinde idi. Müslim veya gayr-i müslim herkese kapısını açmasındaki incelikleri buralarda aramak lazımdır.

Mevlana yılı, Yunus Emre yılı vs. adı altında aradan bunca zaman geçmesine rağmen hâlâ onlar insanlığın huzuruna çıkıyor ve hüsn-ü kabul görüyorlarsa hepsinin değişmez doğruların, temiz yaşantının, güzel duygu ve düşünce sahibi olduklarının tesiri vardır.

Günümüzde ve aramızda yaşamış ve aynı yolun son dönem temsilcilerinin içinde mümtaz bir yeri olan Hacı Hasan Efendinin hayatı, fikirleri ve hizmetleri üzerinde ciddi çalışmalar yapılıyor ve yapılacaktır da. İnsanımızın ve insanlığın buna çok ihtiyacı vardır.Söyleyeceklerini bir şekliyle mutlaka söylerlerdi.

Muhataplarının anlama zorluğu çekmesi halinde ise birkaç defa tekrar etmekten çekinmez, bunu önemserdi. Konu anlaşılmadan huzurundan göndermek istemezlerdi. Açık ve gizli soru ve sorunlarına cevap ve çare bulmaktan ötürü onları memnun etmiş olmanın hazzını tarifi mümkün olmayacak şekilde tadarlar ve bunu da en büyük kazanç sayarlardı.

TASARRUFLARI DEVAM EDİYOR

Genelde İslâmî özelde ise tasavvufî problemi olanların müracaat kapısı idiler. Başka tarikat veya başka cemaat gibi bir ayrıma ima yolu ile bile olsa dahi kimse şahit olmamıştır. Hem kendi ve yakın çevresinin hayatından hem de geçmiş ve tarihî şahsiyetlerin hayatından çok misaller vererek geçmişi günümüze bağladıkları gibi ben görmem ama siz görürsünüz diyerek ileride olacak birçok şeyler de gündeminde yer alırdı.

Benim birçok sırrım ölümümden sonra anlaşılacaktır, buyurarak da bu husustaki kararlılığını ve haklılığını dile getirmiş olurlardı. Hayatı boyunca söyleyeceğini söyledi ve yapacağını yaptı. Yapılması gerekenlerin hayru’l halefi olan muhterem mahdumları Hacı Ali Ramazan Efendi ile gerçekleşeceğinden de hiç şüphesi yoktu.

Ona ve onun yanında yer alanlara güveni sonsuzdu. Gözü arkada olarak gitmedi. Gönlü hoş olarak dünyasını değiştirdi. Fakat Allah’ın özel bir lütfu olarak hâlâ tasarruf sahibi olarak mânâ âleminden evlatları ile ilgileniyor. Rüyasında kendisine soru soran birisine dur da Peygamberimize sorup geleyim, demesi zannederim onu ve yolunu anlatmaya yeter de artar bile.
 
Yazar : Hamdi BOYDAK
 

Ya Rabbi!


Seherde açılan güller hürmetine
Zikrinle dönen diller hürmetine
Rükuya bükülen beller hürmetine
Hacalet nârına yakma ya Rabbi!

Yolunda kâim kullara bağışla
Rızana giden yollara bağışla
Arşına açılan ellere bağışla
Cahîm’in içine sokma ya Rabbi!

Secdeye kapanan başlar hürmetine
Aşkınla sızlayan döşler hürmetine
Gecelerde dökülen yaşlar hürmetine
Gazabınla bize bakma ya Rabbi!

Uhud’da yarılan yüze bağışla
Miraç’ta gören göze bağışla
O anda geçen söze bağışla
Sırattan aşağı dökme ya Rabbi!

Cemi peygamberlerin canı hürmetine
Cihar-ı yâr-i güzînin dini hürmetine
Uhud şehitlerinin kanı hürmetine
Suçlarımızı başa kakma ya Rabbi!

Muhammed Mustafa’nın özüne bağışla
Fatımatü’z-Zehra adlı kızına bağışla
Yetim yetemanın yüzüne bağışla
Huzurunda boynumuzu bükme ya Rabbi!

Kur’ân-ı Kerim’de geçen kelam hürmetine
Mekke, Medine’deki alem hürmetine
Arş, kürsi, levh ü kalem hürmetine
Sualde fazla sıkma ya Rabbi!

İsmi isminle bir yazılana bağışla
Din uğrunda kan döken gazilere bağışla
Kerbela’da can veren kuzulara bağışla
Dinsizlerle nâra sokma ya Rabbi!

Amin!

Yahyalılı Hacı Hasan Efendi (K.s)

Bir Cennet Tasavvuru: Osmanlı Şehri



Zamanımızı geçirdiğimiz mekânlar aynı zamanda içinde bulunduğumuz medeniyetin de yansımaları olmuşlardır. Her toplum ev yapmaktadır ama yapılan binalara biçim veren insanların tercihleri kültürleri ve inanışlarıdır. Kâinatı Allah tarafından insanlara emanet edilmiş olarak gören ve onu korumayı ve güzelleştirmeyi görev bilen Osmanlı medeniyeti mimarî alanda çok önemli değerler ve eserler bırakmış bizlere.

Bu bağlamda Turgut Cansever’in ‘Osmanlı Şehri’ kitabı Osmanlı medeniyetinin şehircilik anlayışını kavramamıza ve ufkumuzu genişletmeye yardımcı oluyor, bizleri Osmanlı şehrinin sokaklarında gezdiriyor adeta. Osmanlı şehrinin daha kuruluş aşaması, neyin tayin edici, üst iradenin neyi belirlediğini gösteriyor.

Mesela Fransa’da şehir planlamacısı şehir planını çiziyor, yolların nereden geçeceğini cetvelle gösteriyor ve inşaata başlanıyor. Osmanlıda ise bundan çok farklı bir süreç işliyor. Şehir bölgeyi tanımayan, topografyasını anlamayan plancılar tarafından masa üzerinde çizilmiyor.

Bir şehri kurmak için gelen işçiler ilk önce şehrin hamamını inşa ediyorlar; şehri kuracak insanların temiz pak olabilmesi, çalışanların temizliğini sağlamak için. Ardından medrese inşa ediliyor, bilgi ortamının kurulması için. Sonra cami, daha sonra etrafındaki evler ve mahalle inşa ediliyor yavaş yavaş. (s.103)

EVLER ŞEHİR YAPMAZ

Osmanlı dünyasında şehri şehir yapan yalnız evler değil; şehrin konumu, yapıları birbirine bağlayan ulaşım, altyapı, donanım ve bunlar tevzi eden, işleten kuruluşların bütünü şehri oluşturuyor. Mesela şehri konumlandırırken, dağların biçimini ben değiştiremem diyor.

Dolayısıyla şehri ovada tarım toprağını ziyan ederek kullanmak yerine yamaçlara yerleştirmeyi tercih ediyor, ayrıca yamaçların serin rüzgarlar aldığını da bilerek, insanının uzak ufuklara bakmasını istiyor ve aynı zamanda insanının ufkunun kısa, dar değil, uzak olduğundan haberdar olarak; onlara ev yaptığında yalnızca karşıdaki apartmanın cephesini seyretmek yerine, karşı dağları seyretmek, yüce bir ağacın nasıl bir ilahi hikmet ürünü olduğunu görme imkânı da sağlamak istiyor (s.95)

Osmanlı şehri asla Avrupa şehirleri gibi tek sıra halinde birbirinin aynısı binalardan oluşmuyor. Osmanlı şehri sürprizlerle dolu. Binalara birçok açıdan bakabiliyorsunuz. Dümdüz cetvelle çizilmek yerine akarsu gibi evlerin arasında kıvrılan sokaklar buna imkân tanıyor. İnsanı pasifleştiren bir sanat yerine bilinçli bir katılımcıya dönüştüren bir mimari hakim Osmanlı şehirlerinde.

Böyle olunca şehir ‘ahlakın sanatın felsefe ve dini düşüncenin geliştiği çevre olarak insanın bu dünyadaki vazifesini en üst düzeyde varlığının anlamını tamamladığı bir ortam’a dönüşüyor. Aynı zamanda diğer milletler tarafından imrenilen estetik bir güzelliğe sahip oluyor.

Örneğin 19. yüzyıl Fransa’sının önemli edebiyatçılarından Alphonse de Lamartine Türkiyede geçirdiği 10 küsür sene hakkında yazdığı kitapta “Bu memleketin iki özelliği var ki bunları hiçbir Batılının tasavvur etmesine imkân yoktur.

Birisi bu memleketin temizliği ki hiçbir Batılı böyle bir temizliği tasavvur dahi edemez.İkincisi de memleketin güzelliği.” diyor. Nasıl demesin. Osmanlı şehrinde insanlar evlerinin dış boyasını değiştirirken bile komşusuna danışıyor. Ortak bir karar alıyor. Şehrin uyumunu bozmamaya özen gösteriyor.

İŞTE ÖRNEK KÖY

Osmanlı şehrine en güzel örneklerden biri Balkanlarda, Bosna Hersek’te yer alıyor. Mostar’ın güneyinde ve Neretva nehri üzerinde bulunan Poçitelj köyü mimarisi sebebiyle çevrede ‘ Türk Köyü’ olarak biliniyor. Cami, medrese, imaret ve saat kulesinin yanı sıra incir ağaçlarıyla gölgelenen ufak bahçeli, kubbeli ve üçgen köşeli çatılı, cumbalı taş evler kasabanın genel görüntüsünü oluşturuyor ve yüzyıllar önce inşa edilen bu yapılar hâlâ ayakta durarak bize Osmanlı mimarisinin estetik yönünün yanı sıra sağlamlık açısından da ne kadar gelişmiş olduğunu gösteriyor.

Evliya Çelebi de 1664 yılında geçtiği Poçitelj’i şöyle anlatıyor:

“(1563 yılında inşa edilen camii hakkında): “Bahçesinde upuzun bir selvi ağacı bulunmakta. Efendimiz İbrahim Ağa’nın bir atası tarafından bu parlayan cami dikilmiş. Suyun yanında, kent duvarları boyunca onun şerefli erkek kardeşi yoksul vatandaşlara gündüz ve gece bedava ekmek ve çorba dağıttığı imaret inşa etmiş.

Perşembe akşamları, o baharatlı et ve lezzetli ve tatlı pirinç yemekleri dağıtır. Allah istedikçe imaret böylece kalacak...

Kasabada mekteb (ilkokul) bulunmakta. Daha sonra efendimiz İbrahim medrese inşa etmiş ve hamam ve hanlar yapmaları için zanaatkârlar göndermiş. Evler birbirlerinin üstüne ve batıya doğru nehre bakacak şekilde inşa edilmiş. Çok fazla ceviz ağacı bulunmakta. Hava koşulları ılıman olduğundan, diğer kasabalara göre daha iyi meyveler yetişmekte.”

ŞEHİR ADINA KATLİAM YAPILIYOR

Balkanlarda Osmanlı şehri özellikleri korunmaya çalışılırken maalesef Tanzimat sonrasında ülkemizde şehircilik adına katliamlar yapılıyor diyebiliriz. Bugün mimarlar iki bina yan yana gelince birbirleriyle ilişkisinin ne olacağını düşünmüyor. Eskiden evler birbirinin manzarasını kapatmamak için özenle inşa edilirken şimdi gökdelenler yüzünden gökyüzünü dahi göremiyoruz neredeyse.

Alışveriş merkezlerinde öyle steril ortamlarda yaşıyoruz ki rüzgârın esintisini bile hissedemiyoruz. Doğa ile irtibat kuramıyoruz. Evin penceresinden uzak ufukları seyretmek, bir ağacın İlahî iradeyle her mevsim nasıl değiştiğine şahit olmak artık mümkün olmuyor.

Tamamen doğadan kopmuş ‘yaşam alanı’ dediğimiz mekânlarda geçiyor günlerimiz. Belki de bir gün Wall-e filmindeki gibi her şeyi içinde barındıran ama kapalı ve klostrofobik mekânlarda yaşayacağız. Yeni yapılan mimari eserlerle artık şehirlere kimlik veremiyoruz.

Çünkü Osmanlı şehirleri gibi bütüncül bir üslup yakalayamıyoruz. Kâinat içinde dünyayı güzelleştirme görevi yerine, ‘insanları etkileyerek ve daha fenası insanların hislerini istismar ederek bu bayağılığın sanat olduğu zannını halka kabul ettiren, bunu yaparak kazanç ve itibar sağlamayı gizlice hesaplayan’ insanlar yapıyor binalarımızı.

‘İnsanın en büyük erdemi şehir kurmak erdemidir’ diyor Eflatun. Doğu kültürü ise sanatı sadece seyredilen değil ‘yaşanan’ olarak tanımlıyor. Osmanlı şehirleri de işte insanın bu en güzel erdemiyle yaşanabilir mekânlar inşa etmesinin en güzel örnekleri oluyor.

Günümüzde de eğer Osmanlı evi baz alınıp 17. yy Osmanlı şehirleri kurulabilirse yaşamımız cennet bahçelerine benzer bir hale çevrilebilir.
 
Yazar : Sümeyye EROĞLU