18 Temmuz 2012 Çarşamba

Kur’ân’ın, Aileyi İnşa ve İhya Etmesi



Aile, toplumun temelidir. Güçlü toplumlar, güçlü ailelerden oluşur. İnsanlığın hayatı aile ile başlamıştır. Konuyla ilgili olarak Rabbimiz şöyle buyurur:

“Ey insanlar! Sizi bir tek nefisten yaratan, ondan eşini var eden ve ikisinden pek çok erkek ve kadın meydana getiren Rabb'ınıza hürmetsizlikten sakının.” (4 Nisa, 1)

Buna göre, aile insanlık için Yüce Yaratıcının bir lütfudur. İnsanlığa düşen, bu nimeti, onun asıl sahibinin ölçüleri doğrultusunda kurması ve yaşatmasıdır. Hayvanlar başta olmak üzere diğer varlıklarda da aileye benzer bir yapı varsa da insanlığın aile kurumu, insanlığa özel ve özgündür.

Aile yuvasının kuruluşu, yaşatılması ve sonlandırılması konusundaki temel ilkeleri bizzat Yüce Rabbimiz belirlemiştir. Aile yuvası, aile fertlerinin ölümü ile sona ermeyen güçlü ve devamlı bir bağla fertleri birbirine bağlar.

ALLAH’IN EMRİ, PEYGAMBERİMİZİN KAVLİ

Aile yuvası Allah’ın emri ve Peygamberin kavliyle kurulur. Kur’ân, aile yuvasının nasıl kurulacağını, kimlerle hangi şartlarda evlenilip evlenilemeyeceğini bizlere açıklamıştır. Yine o, bize gizli dost/metres hayatı yaşamanın haram olduğunu kesin bir şekilde bildirmiştir:

“Sakın, kapalı evlenme teklifi sırasında, iyi söz söylemeniz dışında, onlarla bir gizli buluşmaya sözleşmeyin ve farz olan bekleme süresi dolmadan nikâh bağını bağlamağa kalkmayın ve bilin ki, Allah içinizden geçeni bilir. O'ndan sakının ve yine bilin ki, Allah bağışlayandır, halimdir cezâ vermekte aceleci değildir.”(2 Bakara, 235, ayrıca bkz. 4 Nisa, 25, 5 Maide, 5)

Yine kitabımızda, hangi kadınlarla, hangi şartlarda evlenilip evlenilemeyeceği ayetlerde açıklanmıştır. Aile hayatı cennette de devam edecektir. “(O yurt) Adn cennetleridir; oraya babalarından, eşlerinden ve çocuklarından salih olanlarla beraber girecekler, melekler de her kapıdan onların yanına varacaklardır.” (13 Rad, 23)

“Onlar ve eşleri gölgeler altında tahtlara kurulurlar.”(36 Yâsîn, 56)

“Ey ayetlerimize inanan ve Müslüman olan kullarım! Bugün size korku yoktur. Sizler üzülmeyeceksiniz de.Siz ve eşleriniz, ağırlanmış olarak cennete giriniz!” (43 Zuhruf, 68-70)

Bu yüzden aile fertlerinin, aidiyeti/nesebi, borçları, alacakları, miraslarıyla ilgili hak ve sorumluluklar, duaları ölümlerinden sonra da devam eder. Kur’ân, ailenin sağlam temeller üzerinde meşru bir biçimde kurulması, huzurlu bir şekilde varlığını sürdürmesi için gereken bütün tedbirleri alır.

Onun asıl hedefi ailenin, cennete kadar devam etmesi ve orada da sürmesidir. Kur’ân İslâm ailesini kuran temel ilkeler koyar.Buna göre nikâh ibadettir. Bu ibadetin öncesinde ve sonrasında yerine getirilmesi gereken şartlar, erkân ve âdâp vardır. Bunları belirleyen nefislerimiz ve çevre olamaz. Bunları, dinin yegâne sahibi Şâri’ hazretleri belirler.

Her ibadet gibi nikâhın da dışındaki ve içindeki şartları vardır. Şöyle ki evlenecek olanlar öncelikle nikâha ilmen, aklen, bedenen hazırlanmalıdır. Ardından meşru bir dünürlük, nişanlılık ve düğün merasiminden sonra Allah’ın emri peygamberin kavliyle/ Allah adına, peygamber onayı ile dünya evine girilmelidir.

Bu muhteşem sözle ve besmele ile temeli atılan yuvada, verilen sözlere sadık kalınmalıdır. Bunun için yuvada bireyler, sürekli vahiyle beslenmelidir. Eşler, birbirlerini Allah’ın emaneti olarak görmelidirler. Birbirlerine yapabilecekleri sözlü ve fiilî her çeşit haksızlığın, emanet sahibi Yüce Allah’a karşı yapılmış olacağını asla unutmamalıdırlar.

Nikâh ibadetini bozan, onu zedeleyen her türlü söz ve davranıştan uzak durmalıdırlar. Kur’ân bir ayetinde, İslâm ailesini temellerini şöyle belirler:

“O'nun ayetlerinden biri de, size nefislerinizden, sakinleşeceğiniz eşler yaratması ve aranıza sevgi ve acıma koymasıdır. Şüphesiz bunda, düşünen bir toplum için ibretler vardır.” (30 Rum, 21)

Ayetten şu mesajları çıkarabiliriz:

Aile, bizlere Yüce Mevlâ’nın erişilmez kudretini hatırlatan, O’nun ölçüleri doğrultusunda yaşamamıza katkı sağlayan bir ayet, bir kurumdur. Bu kurumunu iki temel ayağı vardır. Meveddet ve rahmet. Bunlar, kadın ve erkeği birlikte tutan iki cazibe sebebidir. Kâinat cazibe yasası ile ayakta durduğu gibi, aile yuvası da bu iki cazibe ile ayakta durur.

Karı kocanın yaşlanması/hastalanması gibi sebeplerle ailede meveddet azalsa bile, merhamet hiç azalmaz. Meveddet azalsa, merhamet artar ve bunlar birbirlerini dengede tutarlar. Meveddet ve merhametin kaynağı el-Vedûd ve er-Rahman olan Yüce Allah’tır.O’nunla irtibatlı olan sevgi ve merhamet dolar. O’ndan uzak olan sevgi ve merhamettenyoksun kalır.

Aile gücünü O’ndan alır, O’nun ölçülerine uymakta bulur. Evlilik, yalnızca karı koca arasında kurulan bir birliktelik değildir. Mutluluğu, onlardan başka pek çok insanı (çocuklar, anne babalar ve diğer akrabalar) mutlu eden; mutsuzluğu da onlardan başka pek çok insanı mutsuz eden bir kurumdur.

Aile yuvası, mutluluğu ve mutsuzluğu yalnızca karı kocayı ilgilendiren bir kurum değildir. Ailenin huzurlu bir şekilde devam etmesi için ilkeler koyan Kur’ân, problemlerin söz konusu olması halinde onların çözümü için önerilerde bulunur. Aile ayakta duramaz hale gelmişse çıkış yolları gösterir.

Aile yuvasında kadına ayrı bir önem verir. Kadınlar anlamına gelen Nisa suresi başta olmak üzere pek çok ayette kadınların hak ve sorumlulukları üzerinde ısrarla durur.

ÇARE TÜKENİNCE

Boşa(n)ma, çarelerin tükendiğinde başvurulan bir çıkış yoludur. Peygamberimiz boşamayı, Allah’ın en sevmediği helal olarak niteler. Yine o, yeryüzünde bir boşama gerçekleştiğinde, Mele-i Alâ’nın titrediğini söyleyerek, boşamanın ne denli bir illet olduğuna dikkatleri çeker.

Ne var ki İslâm, insanları problemsiz bir hayata yönlendirirken muhtemel problemleri de çözen bir dindir. İşte bu noktada o boşama ruhsatına kapı aralar. Ancak bu ruhsatın, hiç kimseye zarar verilmeden kullanılması için gereken tedbirleri alır, uyulması gereken kuralları belirler.


Tüm çareler tükendiğinde ve aile yuvasının sona ermesi söz konusu olduğunda, karı koca, çocuklar ve diğer akrabalar zarar görmeden yahut en az zararla ailenin sonlandırılabilmesi için, boşanmanın bile ilkelerini koymuştur, Kur’ân. Bunun için bir Kur’ân suresinin ismi Talak suresidir.

Kur’ân’ın aile yuvasını sürdürebilme ile ilgili olarak belirlediği esasları veciz bir şekilde ifade eden ayetlerinden üçü şöyledir:

“Allah'ın kimini kimine üstün kılmasından ötürü ve erkeklerin, mallarından sarf etmelerinden dolayı erkekler kadınlar üzerine yetkindirler. İyi kadınlar, gönülden boyun eğenler ve Allah'ın korunmasını emrettiğini, kocasının bulunmadığı zaman da koruyanlardır.
Serkeşlik etmelerinden endişelendiğiniz kadınlara öğüt verin, yataklarında onları yalnız bırakın, nihayet dövün. Size itaat ediyorlarsa aleyhlerine yol aramayın. Doğrusu Allah Yüce'dir, büyüktür. Karı kocanın arasının açılmasından endişelenirseniz,
erkeğin ailesinden bir hakem ve kadının ailesinden bir hakem gönderin;
bunlar düzeltmek isterlerse, Allah onların aralarını buldurur. Doğrusu Allah her şeyi Bilen ve haberdar olandır. ( 4 Nisa, 34-35)

“Eğer kadın, kocasının serkeşliğinden veya aldırışsızlığından endişe ederse, aralarında anlaşmaya çalışmalarında kendilerine bir engel yoktur. Anlaşmak daha hayırlıdır. Nefisler kıskançlığa meyyaldır. Eğer iyi davranır ve haksızlıktan yakınırsanız bilin ki, Allah işlediklerinizden şüphesiz haberdardır. ( 4 Nisa, 128)

Ayetlerde şu hususlar öne çıkmaktadır:

Ayette hanımlar “salihat” “kanitat” “hafizat” nitelemesiyle, iyi, uyumlu, aile değerlerini koruyan eşler olmaya yönlendirilmektedir.Ailede sorun kadın kaynaklı da olabilir, erkek kaynaklı da. Serkeşlik (nüşuz), erkek için de söz konusudur, kadın için de. Ancak Kur’ân, nüşuz kaynağı olan kadın yahut erkek için pratikte uygulanabilecek ve tarafların hayrına olacak çözümler önerir.

SORUNLARIN AŞAMALI ÇÖZÜMÜ

Ailede kadın kaynaklı sorun çıktığında ise Kur’ân sırasıyla şu yöntemleri önermektedir:

Önce mev’ıze-i hasene yani Kur’ân ayetleriyle/ yöntemiyle en güzel öğüt verme ile sorun çözülmeye çalışılır. Bu fayda vermezse bu sefer ikinci aşamada eşler arasında mesafeli duruş yöntemi uygulanır, yani eşler bir süre birbirlerine küs dururlar. Bu süre içerisinde, kendilerini dinlemeye ve birbirini anlamaya çalışırlar.

Bu aşamada da sonuç alınmazsa aile sırları dışarıya açılmadan terbiye yöntemi denenir. Bu yöntem Sünnet tarafından sınırları belirlenmiş sınırlı bir müdahaledir. Yine sonuç alınmazsa hakemlere müracaat edilir. Kadın tarafından ve erkek tarafından, tarafları bilen ve amacı ıslah etmek olan ehil bilirkişiye başvurularak sorunu çözmeleri istenir.

Bu aşama da fayda vermezse artık çareler tükenmiş demektir ve son çare olarak Allah’ın en sevmediği helal olan talak gündeme gelir. Yürümeyeceği anlaşılan bir yuvada eşlerin birbirlerine haksızlık etmeleri ve yuvayı devam ettirmek için zorlama çabalarla birbirlerini incitmeleri, hayatı birbirlerine zindan etmeleri yerine yuvanın meşru bir şekilde sonlandırılması yolu açılmış olur.

Görüldüğü gibi dayak ve talak, problem zuhur ettiğinde hemen ilk başvurulacak yöntemler değildir. Aksine, çareler tükendiğinde son olarak başvurulacak yöntemdir. Nitekim Peygamberimiz de eşleriyle bazı problemler yaşamış ancak bunların çözümünde ne dayak, ne hakeme başvurma ve ne de talaka başvurma olmuştur.

Annelerimizle yaşanan problemler, ilk yöntemlerle çözülüp tatlıya bağlanmıştır. Allah Resulü ise, her konuda olduğu gibi bu konuda da bizler için en güzel örnektir. Evet, Hayat Kitabımız, alıcısını kendisine çevirmiş olanlar için, İslâm ailesini inşa ve ihya etmeye devam etmektedir.
 
 
Prof. Dr. Ali AKPINAR

14 Temmuz 2012 Cumartesi

Evlilik Dediğin Böyle Olur

Hifa hatun
Medine’nin kadınları hem güleryüzlü, hem de güzeldirler. Ancak Hifa Hatun başka güzeldir ve bambaşka gülümser. Öylesine sıcakkanlı ve öylesine samimidir ki kadınlar onu canları gibi severler. Oğlu, abisi, erkek kardeşi olanlar akraba olmaya kalkar, hatta bazıları beylerine ister. Onu ciddi ciddi sıkıştırır, araya hatırlıları koyup, izdivaç teklif ederler.

Hifa Hatun’un methi hızla yayılır ve çoook uzaklara gider. Bırakın hekimleri, tüccarları; vezirler, sultanlar sıraya girer. Ancak o Necaşi gibi bir İmparatoru bile reddeder sadece ve sadece Allah’ın rızasını diler. Ama taliplerin ardı arkası kesilmez. Kimi ayaklarına halılar serer, kimi eşiğine cevahirler döker. Yüz kızıl tüylü deveyi getirip kapısına bağlayanları mı sorarsınız, yoksa saray anahtarlarını önüne atanları mı? Hifa Hatun bütün bunlara dönüp bakmaz bile, Efendimizin huzuruna çıkıp:
“Ey Allah’ın Resûlü” der, “Bana cennete götürecek bir şeyler öğretsene.“
Doğrusu o, Peygamber Efendimiz’in (sallallahu aleyhi ve sellem) ‘gündüzleri oruç tut’ ya da ‘geceleri namaz kıl.’ gibi bir tavsiyede bulunacağını sanır ama Server-i Kâinat “Önce evlenmen lâzım” buyururlar, “zira bununla dininin yarısını emniyete alırsın!”

Hifa, büyük bir teslimiyetle boynunu büker ve “Siz kimi münasip görürseniz ben ona razıyım” der. Mâlum, o sıradan bir hanım değildir ve onu nikahına alacak erkeğin de “özel” olması gerekir. Lâkin Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) ne kimseye ümid verir, ne de kimsenin ümidini kırar. Her zamanki gibi basit ve pratik bir çare bulur: “yarın sabah mescide ilk gelenle evlen.” buyururlar.

Bu teklifi herkesin hoşuna gider, talipler erken kalkmak için tedbirler düşünür, kendilerince hazırlık yaparlar. Bu haberi elbette Hazreti Süheyb de duyar ama dikkate almaz. Zira o fakir ve kimsesiz biridir. Evi yurdu yoktur ve karnını zor doyurur. Kah ağaç altlarına uzanır, kâh mescid gölgelerine kıvrılır. Uzun boyuna rağmen o kadar zayıftır ki, rüzgar sert esse ayaklarını yerden kaldırır. Ama bakın şu işe ki o gece Allahü Teâlâ bütün sahabelere derin bir uyku verir, Hifa Hatun’un talipleri gözlerine çöken ağırlığa yenilirler.Resulullah Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) her zamanki gibi imsak sökerken mescide gelir ve büyük bir merakla talihli sahabeyi bekler. Nitekim mescidin eşiğinde bir gölge uzar ve Süheyb içeri girer. Resulullah Efendimiz namazdan sonra Hifa Hatunu çağırtıp neticeyi bildirir. Hazreti Hifa büyük bir teslimiyetle kabul eder. Efendimiz güzel bir hutbe okur ve nikah akidlerini yaparlar. Sonra şanslı sahabeye döner “Ey Süheyb” buyururlar, “şimdi hanımına bir hediye al ve tut elinden evine götür.”
Suheyb Radıyallahu anh ellerini çaresizlikle iki yana açar “İyi ama” diye mırıldanır, “benim ne bir dirhem gümüşüm, ne de sığınacak evim var.” Hifa Hatun kocasının boynunu büktürmez, ona içinde on bin dirhem gümüş olan süslü bir heybe gönderir ve “filanca yerdeki köşkümü sana hediye ettim.” der. Alemlerin Efendisi çok hislenir onlara hayır dualar ederler. Süheyb, o gün Medine sokaklarında dolanır durur, akşama doğru utana sıkıla konağa sokulur. Kendisi için hazırlanan muhteşem sofradan ya bir, ya iki hurma alır.
“Ya Hifa” der, “Biliyorum sen benim için bulunmaz bir nimetsin, ben ise senin için sadece mihnetim. Ben şükretsem gerek, sen sabretsen gerek. İster misin şu geceyi taat ve ibadetle geçirelim, zira Efendimiz (Sallallahü aleyhi ve sellem) “Cennette yüksek bir çardak vardır. Orada yalnız şükredenlerle sabredenler otururlar.” buyurdular.

Ve öyle de yaparlar. Seccadelerini gözyaşları ile ıslatır, kalplerini zikr ile aydınlatırlar. Cebrail Aleyhisselam olup biteni Resulullah Efendimize anlatır ve onları Allah’ü Teâlânın cenneti ve cemaliyle müjdeler. Ertesi sabah, namazdan sonra Efendimiz Suheyb’i yanlarına oturtur “Ey Süheyb” buyururlar, “geceki halini sen mi anlatırsın ben mi anlatayım?” Süheyb gözlerini kucağına indirir, zor duyulan bir sesle “Allah’ın Resulü en iyisini bilir.” cevabını verir.
Efendimiz onlara “ne mutlu size” gibilerinden bakar, “İkiniz de cennetliksiniz.” buyururlar, “ve Allahü Teâlâyı göreceksiniz!”
Süheyb derhal secdeye kapanır ve “Ya Rabbi!” diye yalvarır, “Sen ki beni mağfiret ettin, günahlara bulaşmadan canımı al!”
Allahü Teâlâ bu yanık duayı kabul eder, Suheyb, secdede kalakalır. Mescidde bulunanlar ağlamaklı olurlar. Resulullah Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) “Size daha şaşılacak bir şey söyleyeyim mi? Şu anda Hifa Hatun da ruhunu Hakk’a teslim etti.” buyururlar.
Namazlarını, yüzü suyu hürmetine yaratıldığımız o yüce Server kıldırır. İkisini yan yana toprağa bırakırlar. Baş uçlarına küçük bir tahta çakarlar.
Birine “Şükredenlerden Süheyb” yazarlar, öbürüne “Sabredenlerden Hifa!

Risale-i Nur Nedir ve Nasıl Bir Tefsirdir?


      Kur’ânın hakikatlarını müsbet ilim anlayışına uygun bir tarzda izah ve isbat eden Risale-i Nur Külliyatı, her insan için en mühim mesele olan “Ben neyim? Nereden geliyorum? Nereye gideceğim? Vazifem nedir? Bu mevcudat nereden gelip nereye gidiyorlar? Mahiyet ve hakikatları nedir?” gibi suallerin cevabını vâzıh ve kat’i bir şekilde, çekici bir uslûp ve güzel bir ifade ile beyan edip ruh ve akılları tenvir ve tatmin ediyor.
Yirminci asrın Kur’ân Felsefesi olan bu eserler, bir taraftan teknik, fen ve san’at olarak maddiyatı, diğer taraftan iman ve ahlâk olarak mâneviyatı câmi ve havi olacak Türk medeniyetinin, sadece maddiyata dayanan sair medeniyetleri geride bırakacağını da isbat ve ilân etmektedir.

      Ecdadımızın bir zamanlar kalblerinde yerleşen iman ve itikad cihetiyle zemin yüzünde yüz mislinden ziyade devletlere, milletlere karşı imanından gelen bir kahramanlıkla mukabele etmesi, İslâmiyet ve kemalât-ı mâneviyenin bayrağını Asya, Afrika ve yarı Avrupa’da gezdirmesi ve ‘Ölsem şehidim, öldürsem gaziyim’ deyip ölümü gülerek karşılayarak müteselsil düşman hâdisata karşı dayanması gibi, milletçe medar-ı iftihar âli seciyemizin bugün biz gençlerde inkişafı, vatan ve millet menfaatı bakımından ve istikbalimizin selameti noktasından ne derece elzem olduğu malûmdur. Mutlaka her hareket ve hizmette maddî bir ücret ce şahsî menfaatler mülâhaza etmek, Türk’ün millî tarihinin şeref ve haysiyeti ile kabil-i te’lif olamaz. Bizler, ancak Rıza-yı İlâhî için çalışıyoruz. Bizzat hizmetinde bulunmakla aldığımız telezzüz, kardeş ve vatandaşlarımıza, İslâmiyete ve insaniyete yardımda bulunabilmek mazhariyetinden gelen ebedî hayatımıza ait sürur ve ümit, bizim bu babda aldığımız ve alacağımız yegâne hakiki mukabele ve ücrettir.

Risale-i Nur nasıl bir tefsirdir?

Tefsir iki kısımdır.
Birisi: Malûm tefsirlerdir ki, Kur’anın ibaresini ve kelime ve cümlelerinin mânalarını beyan ve izah ve isbat ederler.

İkinci kısım tefsir ise: Kur’ânın imanî olan hakikatlarını kuvvetli hüccetlerle beyan ve isbat ve izah etmektir. Bu kısmın çok ehemmiyeti var. Zâhir malûm tefsirler, bu kısmı bazan mücmel bir tarzda dercediyorlar; fakat Risale-i Nur, doğrudan doğruya bu ikinci kısmı esas tutmuş, emsalsiz bir tarzda muannîd feylesofları da susturan bir mânevî tefsirdir.
Risale-i Nur sübjektif nazariye ve mütâlâalardan uzak bir şekilde, her asırda milyonlarca insana rehberlik yapan mukaddes kitabımız olan Kur’ânın hakikatlarını rasyonel ve objektif bir şekilde izah edip insaniyetin istifadesine arzedilen bir külliyattır.
Risale-i Nur!.. Kur’an âyetlerinin nurlu bir tefsiri.. Baştan başa iman ve tevhid hakikatlarıyla müberhen.. Her sınıf halkın anlayışına göre hazırlanmış… Müsbet ilimlerle mücehhez.. Vesveseli şüphecileri ikna ediyor… En avamdan en havassa kadar herkese hitap edip, en muannid feylesofları dahi teslime mecbur ediyor…
Risale-i Nur!.. Nurlu bir külliyat… Yüzotuz eser… Büyüklü küçüklü risaleler halinde… Asrın ihtiyaçlarına tam cevap verir… Aklı ve kalbi tatmin eder… Kur’ân-ı Kerim’in yirminci asırdaki lâfzî değil – manevî tefsiri…
İsbat ediyor!… Akla gelen bütün istifhamları… Zerreden güneşe kadar îman mertebelerini… Vahdaniyet-i İlahiyeyi… Nübüvvetin hakikatını…
İsbat ediyor!… Arz ve Semavatın tabakatından, melaike ve ruh bahsinden, zamanın haikatından, Haşir ve Ahiretin vukuundan, Cennet ve Cehennemin varlığından, ölümün mahiyet-i asliyesinden ebedî saadet ve şekavetin menbaına kadar… Akla gelen ve gelmeyen bütün îmanî meseleleri en kat’i delillerle aklen, mantıken, ilmen isbat ediyor… Pozitif ilimlerin müşevviki… Riyazi meselelerden daha kat’i delillerle aklı ve kalbi ikna edip, merakları izale eden bir şaheser…

12 Temmuz 2012 Perşembe

Gelenlerin Boş Dönmediği Kapı


Bir dua uzağındayım 

Horasan vâlisi Abdullah bin Tâhir, çok âdil biriydi. Jandarmaları birkaç hırsız yakalamış, vâliye bildirmişlerdi. Getirilirken hırsızlardan birisi kaçtı. O sırada Hiratlı bir demirci, Nişapur’a gitmişti. Demirciyi, gece eve giderken, jandarmalar yakaladılar ve diğer zanlılarla beraber vâliye çıkardılar.
Vâli dedi ki:
– Hepsini hapsedin!
Bir suçu olmayan demirci, hapishanede hemen abdest alıp, namaz kıldı. Ellerini uzatıp:
”Yâ Rabbi! Bir suçum olmadığını ancak sen biliyorsun. Beni bu zindandan ancak sen kurtarırsın!” diye duâ etti. Vâli uyurken rüyâsında dört kuvvetli kimse gelip, tahtını ters çevirecekleri zaman uykudan uyandı. Hemen kalkıp, abdest aldı, iki rek’at namaz kıldı. Tekrar uyudu. Tekrar o dört kimsenin tahtını yıkmak üzere olduğunu gördü ve uyandı. Kendisinde bir mazlumun âhı olduğunu anladı. Vâli hemen hapishane müdürünü çağırtıp sordu:
– Acaba bu gece hapishanede mazlum birisi kalmış mı?
Müdür dedi ki:
– Bunu bilemem efendim. Yanlız biri namaz kılıyor, çok duâ ediyor göz yaşları döküyor.
– Hemen adamı buraya getirin. Demirciyi vâlinin yanına getirdiler.
Vâli hâlini sorup, durumu anladı ve dedi ki:
- Senden özür diliyorum. Hakkını helâl et ve şu bin gümüş hediyemi kabul et. Herhangi bir arzun olunca bana gel!
Demirci şöyle cevap verdi:
-Ben hakkımı helâl ettim. Verdiğiniz hediyeyi kabul ettim. Fakat işimi, dileğimi senden istemeye gelemem.
– Neden gelemezsin?
– Çünkü benim gibi bir fakir için, senin gibi bir sultanın tahtını birkaç defa tersine çevirten Sâhibimi bırakıp da, dileklerimi başkasına söylemek kulluğa yakışır mı? Namazlardan sonra ettiğim duâlarla beni nice sıkıntılardan kurtardı. Pek çok murâdıma kavuşturdu. Nasıl olur da başkasına sığınırım? Rabbim, nihayeti olmayan rahmet hazinesinin kapısını, ihsân sofrasını herkese açmış iken, başkasına nasıl giderim? Kim istedi de vermedi? Kim geldi de, boş döndü?
İstemesini bilmezsen, alamazsın. Huzûruna edeple çıkmazsan rahmetine kavuşamazsın!

Oruç Tutmanın Tıbbi Açıdan Faydaları

           Dünyanın saygın bilim dergilerinden American Journal of Clinical Nutrition dergisinde 1993 yılında yayımlanan bir çalışma, Ramazan ayında HDL-kolesterol (iyi kolesterol) seviyelerinin önemli ölçüde (%30) arttığını ortaya koymuştur.            Annals of Nutrition and Metabolism dergisinde yayımlanan bir çalışmada da (2), Ramazan esnasında, Ramazan öncesi döneme göre, serum total kolesterol düzeylerinin ortalama % 7.9 civarında azaldığı bulunmuştur. Benzer şekilde, trigliserit düzeylerinin % 30 azaldığı; serum HDL kolesterolün % 14.3 arttığı ve LDL kolesterolün (kötü kolesterol) % 11.7 azaldığı bulunmuştur. Sonuç olarak, Ramazan esnasındaki beslenme davranışının, plazma lipit ve lipoproteinlerini olumlu yönde etkilediği ifade edilmiştir.
European Journal of Clinical Nutrition dergisinde yayımlanan bir çalışmada ise (3), Ramazan ayında HDL kolesterol seviyelerinin önemli ölçüde (%23) arttığı gözlenmiş ve oruç tutmanın plazma HDL kolesterol seviyelerini artırmak için ilaçsız ve çok etkili bir yöntem olduğu açıklanmıştır.
Dünyanın en önemli klinik biyokimya dergilerinden biri olan Clinica Chimica Acta dergisinde yayımlanan bir çalışmada ise (4), Ramazan orucunun serum apo B seviyelerini azaltırken, serum apo AI (apolipoprotein AI) seviyelerini artırdığı bulunmuştur. Elde edilen bulgulara göre, Ramazan’ın serum apolipoprotein metabolizmasını olumlu bir biçimde etkilediği ve bunun kalp-damar hastalıklarını önlemeye katkıda bulunabileceği sonucuna varılmıştır.
Türkiye’den Fehime Benli Aksungar ve ark. (5,6) tarafından yapılan iki ayrı çalışma, Ramazan’da HDL düzeylerinin arttığını; D-Dimer, IL-6, CRP ve homosistein seviyelerinin ise düştüğünü göstermiştir. Buna dayanarak, Ramazan orucunun vücudun inflamatuar durumu ve kardiyovasküler risk faktörleri açısından olumlu etkileri olduğu bildirilmiştir.
Ramazan’da LDL-kolesterolün azalıp, HDL-kolesterolün arttığı, son olarak 2009 yılının Mart ayında yayımlanan bir çalışmada daha (7) belirlenmiştir.

Kaynaklar:
(1) Maislos M, Khamaysi N, Assali A, Abou-Rabiah Y, Zvili I, Shany S. Marked increase in plasma high-density-lipoprotein cholesterol after prolonged fasting during Ramadan. Am J Clin Nutr. 1993 May;57(5):640-2.
(2) Adlouni A, Ghalim N, Benslimane A, Lecerf JM, Saile R. Fasting during Ramadan induces a marked increase in high-density lipoprotein cholesterol and decrease in low-density lipoprotein cholesterol. Ann Nutr Metab. 1997;41(4):242-9.
(3) Maislos M, Abou-Rabiah Y, Zuili I, Iordash S, Shany S. Gorging and plasma HDL-cholesterol–the Ramadan model. Eur J Clin Nutr. 1998 Feb;52(2):127-30.
(4) Adlouni A, Ghalim N, Saïle R, Hda N, Parra HJ, Benslimane A. Beneficial effect on serum apo AI, apo B and Lp AI levels of Ramadan fasting. Clin Chim Acta. 1998 Mar 23;271(2):179-89.
(5) Aksungar FB, Eren A, Ure S, Teskin O, Ates G. Effects of intermittent fasting on serum lipid levels, coagulation status and plasma homocysteine levels. Ann Nutr Metab. 2005 Mar-Apr;49(2):77-82. Epub 2005 Mar 29.
(6) Aksungar FB, Topkaya AE, Akyildiz M. Interleukin-6, C-reactive protein and biochemical parameters during prolonged intermittent fasting. Ann Nutr Metab. 2007;51(1):88-95. Epub 2007 Mar 19.
(7) Lamri-Senhadji MY, El Kebir B, Belleville J, Bouchenak M. Assessment of dietary consumption and time-course of changes in serum lipids and lipoproteins before, during and after Ramadan in young Algerian adults. Singapore Med J. 2009 Mar;50(3):288-94.