13 Mayıs 2012 Pazar

Bir Başörtüsü Hikayesi

Başörtüsü!Burası bir kumaş pazarı…
Ben de bir zamanların gözde kumaşıydım. Ama şimdi eskisi gibi bana rağbet etmiyorlar. 
 
Modam geçmiş… 
Renklerim canlı değilmiş… 
Yaşlı işiymişim… 
 
Bu yüzden diğer parlak renklerin altında kalmış, ezilme tehlikesiyle karşı karşıyaydım. O karanlık ve tozlu yerde yıllardan beri bekliyordum.
 Üstümdeki top kumaşların parçaları bitiyor, yenileri geliyordu. Ustam kumaşları düzlerken bazen bana gözü çarpıyor, esefle “Yer kaplıyorsun yıllardan beri burada. Seni artık buradan kaldırmak gerekiyor” diyordu kendi kendine. “Hayır” diye avazım çıktığı kadar bağırmak istiyordum. “Bir gün elbet beni de alan biri bulunacak” Diğer havalı renkler alay ederek “Komik olma, artık senin yüzüne bakan bile yok” dediler. “Bir de bize bak. Ne kadar da güzeliz! Renklerimiz şeker gibi. Desenlerimiz göz alıcı. Oysa sen ne kadar da iç karartıcısın!” Kendimi savunarak “Hiç de iç karartıcı değilim! Bir zamanlar ben de yok satıyordum. Aranan bir kumaştım!”
O bir zamanlardı şekerim, şimdi bayanlar kendilerinin farkına vardılar. Daha güzel olmak istiyorlar. Daha çekici, daha göz kamaştırıcı olmak istiyorlar. Ama sen mahkeme suratlısın!” dedi uçuk bir pembe kumaş. İşte her gün böyle sözler duyuyor, gittikçe daha derinlere doğru kayıyordum. Doğru söylüyorlardı. Benim çoktan modam geçmişti. Oysa önceden bayanlar dikkat çekmemek için beni tercih ederlerdi. Benden genellikle başörtüsü yaparlardı.
 Ben bunları düşünürken içeriye genç bir bayan girdi. Ağır tavırlarıyla, sade giyimiyle vakarlı birine benziyordu. Ben bütün olanları diğer kumaşların altındaki küçük bir aralıktan izliyorum. Ustam müşteriyi görünce “buyurun küçük hanım, yardımcı olabilir miyim?” dedi. Genç kız sakin bir edayla bakışlarını kumaşların üzerinde gezdirip “başörtülük bir kumaş arıyorum” diye bir kuş gibi şakıdı. Bunu duyar duymaz, kalbimden vurulmuştum. Bizim bulunduğumuz yere doğru geliyorlardı. Üstümdeki uçuk renkli kumaşlar güzellik yarışına girmiş gibiydiler. Benim duyduğumu onlar da duymuş üstümde debelenip duruyorlardı. Fısıldayarak “susun geliyorlar” dedim.
Portakal rengi bir kumaş “Eee sana ne oluyor? Biz varken senin hiç şansın yok!” dedi eğlenerek. “Şans mı, kader mi göreceğiz!” dedim. Genç kızın beni görmesini çok arzu ediyordum. Ama nasıl? O kadar derinlerde kalmıştım ki, ustam beni zahmet edip çıkarır mıydı? Ustam eline fıstık yeşili bir kumaşı alıp “Küçük hanım bu renk size çok yakışır. Şimdi genç kızlar hep bu renklerden alıyor.” dedi. Genç kız kumaşa göz ucuyla bakıp pek tenezzül etmedi. Diğer kumaşları inceliyor gittikçe gül yüzüne bir kaygı gelip oturuyordu. Ustam da genç kıza yardımcı oluyordu. “Yine siz bilirsiniz ama bence yaşınıza şu pembe, turuncu rengi çok uygun.” dedi. Renkli kumaşlar hep bir ağızdan “Eveeet!” dedi. Kendimi göstermek için büyük bir çabaya girmiştim. Ama diğerleri beni itekliyor, kendileri öne geçmek için beni eziyorlardı. İyice bunalmıştım. “Ahh boğuluyorum, çekilin üstümden be!” diye bağırmak istiyordum. Mutlaka beni arıyordu. Genç kız hayal kırıklığıyla “Aradığım burada değil galiba!” dedi.
“Buradayım küçük hanım, ne olur devam edin!” diye bağırmak istiyordum. O kadar altta kalmıştım ki, gördüğüm tek şey karanlıktı. “Allah’ım ne olur bana yardım et!” dedim debelenerek. Genç kız kumaşlara üzgün bir şekilde bakıp “Teşekkür ederim.” dedi ustama. İşte, gidiyordu. Ustam desen beni unuttu. “Usta! Duymuyor musun beni? Bak ben buradayım!” dedim çaresizlikle. Biliyordum ki beni duymayacaktı. Kaderimin gül yüzü gidiyordu işte. Ustam üstümdeki kumaşları düzlerken bir şey hatırlamış gibi birden “Küçük hanım bir dakika!” deyip üstümdekileri boşaltmaya başladı. Aman Allah’ım, giderek rahatlıyordum. Ferahlıyordum. Diğer kumaşlar mızmızlanıyordu. Kıvrak bir hareketle beni hızla çekip “Seni tamamen unutmuşum” dedi kendi kendine yine.
“Alıştık usta artık buna” dedim. Genç kız beni görünce hızla yanımıza geldi. Gözleri ışıldıyordu. Bana sevgiyle dokundu, işte birbirimize ilk sevdalandığımız an. Gözlerini benden alamıyordu. Ben de onun gül yüzünden. Kader bizi bir araya getirmişti sonunda. Diğer kumaşlar bize gıptayla bakıyordu. Bilge bir kumaş “Eyvah” dedi. “Eyvah, çok gözyaşı göreceksin!”, “Evet,” dedim, “mutluluk gözyaşları…”
Eve geldiğimizde genç kız dakikalarca aynanın karşısında benden gözünü alamadı. Yıllardan beri böylesine değer verilmemişti bana. Beni başına örtüp namaz kılıyor, Kur’ân okuyordu. Hiç böyle duygular yaşamamıştım. Dışarıda gül yüzlümü bir kalkan gibi koruyor, kem gözlerden saklıyordum. Onunla çok güzel günlere şahit oldum. Arkadaşları tarafından çok sevilen bir kızdı. Bazen dostluklarını kıskanıyordum. Benim onu sevdiğim gibi acaba o da beni seviyor muydu? Sürekli ders çalışıyor, kitaplar okuyor, uzun uzun düşünüyordu. Bazı geceler masanın başında uyuyakalıyordu.Kimi zaman uzaklara dalar, akşam olduğunda bir nilüfer gibi kendini iç dünyasına kapatırdı. Sonra gözleri bana kayar, gül yüzü gerçekten bir gül rengini alırdı.
 
Bir gün ikimiz de korkunç bir şeyle sarsıldık. Mutlu günler sona ermişti artık. Gül yüzlüm artık okuyamayacaktı. Okuluna devam edemeyecekti. Okuma hakkını elinden almışlardı. Çünkü beni tercih etmişti.
Başörtüsünü…
Olmadık hakaretlere uğruyor, herkes geleceğini bilir gibi karanlık masallar uyduruyorlardı. Artık bizim için yeni bir süreç başlamıştı. Gül yüzlüm baskılara direnecek, kendisiyle aynı yasaklara maruz kalanlarla yeni ve anlamlı dostluklar kuracaktı.. Zulme, sürgüne duçar edilmişti. Bu bir başörtüsü sevdası olmalı.
 
Sabret gül yüzlüm,
Sabret! Şu an karanlık.
Belki gecenin en koyu olduğu bir vakit.
Şafak yakındır gül yüzlüm,şafak yakındır.
Başak başak olacak bir gün ümitlerimiz.
Allah’ın rahmet kanadının altında buluşacak bir gün ellerimiz...

Evlenilecek Hanım!


Evlenilecek Hanım!Hazreti Ömer zamanında da kadılık yapmış olan meşhur, Kadı Şüreyh’e birgün bir genç gelerek evlenmek istediğini ve fakat evleneceği kadının tahsilli ve şehirli olmasını istediğini bildirerek nasihatta bulunmasını istedi.
Kadı Şüreyh, o gence Müslümanın evinin cennet olduğunu ve Hazreti Resûlüllah’ın böyle buyurduğunu naklederek başından geçen evliliği şöyle anlattı:
       -Gençtim, artık evlenme zamanımın da geldiğini düşünmeye başlamıştım. Birgün Benî Mahzun kabilesinin çadırlarının önünden geçerken bir kız görüp, ona talip oldum. Kız babası kısa bir tetkikten hemen razı olup işi bitiriverelim dedi.
Kısa zamanda düğünler yapıldı, dualar edildi ve evlilik hayatına ilk adımımızı atmış olduk. Fakat çok geçmeden beni bir pişmanlıktır almıştı. Çünkü ben bu bir köylü kızıdır, üstelik tahsil de görmemiş, bununla ben nasıl geçinebilirim diye düşünüyor bu kararımdan dolayı son derece pişman oluyordum.
Çok geçmeden bizim hanım birgün bana şu sözleri söyledi:
                   - Efendi! Sen alim ve şöhret sahibi bir kimse imişsin. Ben ise yaylalarda gezen şehir hayatından anlamayan bir köylü kızıyım. Aslında cen kendine göre bir evlilik, ben de kendime göre bir hayat kurmalı idim, ama kader bizi birleştirdi. Cenabı Allah benim gibi bir köylü kızını senin gibi bir şöhretli alime nasip etti. Şimdi sen bana benim bilmediğim tarafları anlat ki, ben onlara dikkat edeyim, mesela; senin evine benim sülalemden kimler gelebilir, senin akrabalarından kimleri misafirliğe alayım, kimleri kabul etmeyip onlara karşı soğuk davranarak eve gelmemelerine mani olayım dedi.
Ben kadının bu anlayışı karşısında düşündüklerimden dolayı pişman olup:
                  - Hatun sen bana öyle şeyler söylüyorsun ki, eğer bunları hakkiyle yaparsan beni bahtiyar edeceksin, dedikten sonra:
                  - Dindar olmayan hiçbir kimseyi eve almayacaksın, dindar olanlardan da senin tarafın çok çok gelmesin, benim tarafımdan ise; şu, şu şahıslar gelmesinler, şunlar ise hiç gelmesinler diye gerekli talimatı verdim. Tam bir sene huzur içinde yaşadım. Bir sene sonra fetva dairesinden eve döndüğümde evde son derece mütesettire bir hanım görüp kim olduğunu sordum. Hanım annesi olduğunu söyledi. Kayın validem olduğunu öğrenince elimden gelen hürmeti esirgemedim. Bir müddet sonra kayın validem bana:
                  -Oğlum hanımından memnun musun? Diye sordu. Ben:
                 -Allah senden razı olsun, kızınızdan çok memnunum. Bu zamana kadar hiçbir şikayetim olmadı, diyerek memnuniyetimi izhar ettiğimde, kayın validem bana şunları söyledi:
                  - Oğlum kızımdan tabii ki memnun olacaksın. Çünkü biz onu cennette büyüttük. Evimiz Resulüllah’ın bildirdiği gibi bir cennetti. Kur’an ahlakından başka birşey öğretmedik ona… Yine de sen hanımın üzerindeki otoriteni eksik etme! Çünkü kadınlar iki sebepten hemen şımarıverirler: Birincisi ona olan sevgini yüzüne söylediğinde, ikincisi ise bir hayırlı evlat dünyaya getirdiklerinde.

Büyük Dini Hkayeler, İbrahim Sıddık İmamoğlu
Kıssadan Hisseler

11 Mayıs 2012 Cuma

Ezan Okunurken Tekrar Etmenin Fazileti

Resulullah Aleyhissalatü vesselam buyurdular ki:

“Müezzin, “Allahu ekber Allahu ekber” deyince,
sizden kim samimiyetle, “Allahu ekber Allahu ekber” derse;

Sonra müezzin: “Eşhedu en la ilahe illallah” deyince,
“Eşhedu en la ilahe illallah” derse;

Sonra müezzin: “Eşhedü enne Muhammeden Resulullah” deyince,
“Eşhedü enne Muhammeden Resulullah” derse;

Sonra müezzin; “Hayye ala’s-salat” deyince,
“La havle vela kuvvete illa billah” derse;

Sonra müezzin: “hayye ala’l-felah” deyince,
“La havle vela kuvvete illa billah” derse;

Sonra müezzin: “Allahu ekber Allahu ekber” deyince,
“Allahu ekber Allahu ekber” derse;

Sonra müezzin: “Lailahe illallah” deyince,
“Lailahe illallah” derse cennete girer.”

( Sabah ezanında müezzinin “es-Salâtu hayrun mine’n-nevm” cümlesine “sadakte ve berirte (doğru söylüyorsun)” diye karşılık vermesi sünnettir.)

Kaynak: Müslim, Salat 12, (385); Ebu Davud, Salat 36, (527)

9 Mayıs 2012 Çarşamba

 

Soru: Neden merhametli Rabbimiz bizden küçücük evlatlarımızı alıyor bizim terbiyemize bırakmıyor?

 Cevap

Sizin sualinize 25. Lemanın zeylinde geçen Çocuk Taziyenamesi tam cevap veriyor. Aşağıya aynen alıyoruz:
Yirmibeşinci Lem‘a’nın Zeyli Onyedinci Mektup Çocuk Ta‘ziyenâmesi
Makam münâsebetiyle buraya alınmıştır.

  بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يم
 بِاسْمِه۪ وَاِنْ مِنْ شَئٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِه۪
بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ { وَبَشِّرِ الصَّابِر۪ينَ { اَلَّذ۪ينَ اِذَٓا اَصَابَتْهُمْ مُص۪يبَةٌ قَالُوٓا اِنَّا لِلّٰهِ
وَاِنَّٓا اِلَيْهِ رَاجِعُونَ
                                                                                                                                                     

 Azîz âhiret kardeşim Hâfız Hâlid Efendi! Kardeşim, senin çocuğunun vefatı, benimüteessir etti. Fakat   اَلْحُكْمُ لِلّٰهِ  kazâya rızâ, kadere teslîm, İslâmiyetin bir şiârıdır. Cenâb-ı Hak sizlere sabr-ı cemîl versin. Merhumu da, size zahîre-i âhiret ve şefâatçi yapsın. Size ve sizin gibi müttakîlere büyük bir müjde ve hakîkî bir teselli gösterecek beş noktayı beyân ederiz.

Birinci Nokta: Kur’ân-ı Hakîm’de وِلْدَانٌ مُخَلَّدُونَ beşâ­retinin sırrı ve meâli şudur ki, mü’minlerin kablelbülûğ vefat eden evlâdları, cennette, cennete lâyık bir sûrette ebedî, sevimli, dâimî çocuk kalacaklarını; ve cennete giden peder ve vâlidelerinin kucaklarında ebedî medâr-ı sürûrları olacaklarını; ve çocuk sevmek ve evlâd okşamak gibi en latîf bir zevki, ebeveynlerine te’mîne medâr olacaklarını; ve herbir lezzetli şeyin cennette bulunduğunu; ve cennet tenâsül yeri olmadığından, evlâd muhabbeti ve okşaması olmadığını diyenlerin, hükümleri hakîkat olmadığını; hem dünyada on senelik kısa bir zamanda teellümâtla karışık evlâd sev­mesine ve okşamasına bedel, sâfî ve elemsiz milyonlar sene ebedî evlâd sevmesini ve okşamasını kazanmak, ehl-i îmânın en büyük bir medâr-ı saadeti olduğunu şu âyet-i kerîme وِلْدَانٌ مُخَلَّدُونَ cümlesiyle işaret ediyor ve müjde veriyor.

İkinci Nokta: Bir zaman bir zât, bir zindanda bulunuyor. Sevimli bir çocuğu yanına gönderilmiş. O bîçâre mahbûs, hem kendi elemini çekiyor, hem veledinin istirahatini te’mîn edemediği için, onun zahmetiyle müteellimoluyordu. Sonra merhametkâr hâkim ona bir adam gönderir, der ki, “Şu çocuk çendân senin evlâdındır, fakat benim raiyetim ve milletimdir. Onu ben alacağım, güzel bir sarayda beslettireceğim.” O adam ağlar, sızlar; “Benim medâr-ı tesellim olan evlâdımı vermeyeceğim” der. Ona arkadaşları derler ki, “Senin teessürâtın ma‘nâ­sızdır. Eğer sen çocuğa acıyorsan, çocuk şu mülevves, ufûnetli, sıkıntılı zindana bedel; ferahlı ve saadetli bir saraya gidecek. Eğer sen, nefsin için müteessir oluyorsan ve menfaatini arıyorsan; çocuk burada kalsa, muvakkaten şübheli bir menfaatinle beraber, çocuğun meşakkatlerinden çok sıkıntı ve elem çekmek var. Eğer oraya gitse, sana bin menfaati var. Çünki padişahın merhametini celbe sebeb olur, sana şefâatçi hükmüne geçer. Padişah, onu seninle görüştürmek arzu edecek. Elbette görüşmek için onu zindana göndermeyecek, belki seni zindandan çıkaracak, o saraya celbedecek, çocukla görüştürecek. Şu şart ile ki, padişaha emniyetin ve itâatin varsa.” İşte bu temsîl gibi, azîz kardeşim, senin gibi mü’minlerin evlâdları vefat ettikleri vakit, şöyle düşünmeli ki, şu çocuk ma‘sûmdur, onun Hâlik’ı dahi Rahîm’dir, Kerîm’dir. Benim nâkıs terbiyeme ve şefkatime bedel, gāyet kâmil olan inâyet ve rahmetine aldı. Dünyanın elemli, musibetli, meşakkatli zindanından çıkarıp Cennetü’l-Firdevs’ine gönderdi. O çocuğa ne mutlu! Şu dünyada kalsa idi, kim bilir ne şekle girerdi. Onun için ben ona acımıyorum, onu bahtiyar biliyorum. Kaldı kendi nefsime âit menfaati için, kendime dahi acımıyorum, müteellim ve müteessir de olmuyorum. Çünki dünyada kalsa idi, on senelik muvakkat elemle karışık bir evlâd muhabbeti te’mîn edecekti. Eğer sâlih olsaydı, dünya işinde muktedir olsa idi, belki bana yardım edecekti. Fakat vefatıyla, ebedî cennette on milyon sene, bana evlâd muhabbetine medâr ve saadet-i ebediyeye vesîle ve bir şefâatçi hükmüne geçer. Elbette ve elbette meşkûk ve muaccel bir menfaati kaybeden, muhakkak ve müeccel bin menfaati kazanan, elîm teessürât göstermez ve me’yûsâne feryâd etmez.

Üçüncü Nokta: Vefat eden çocuk, bir Hâlik-ı Rahîm’in mahlûku, memlûkü, abdi ve bütün hey’etiyle onun masnûu ve ona âit olarak ebeveyninin bir arkadaşı idi ki; muvakkaten ebeveyninin nezâretineverilmiş. Peder ve vâlideyi ona hizmetkâr etmiş. Ebeveyninin o hizmetlerine mukābil,muaccel bir ücret olarak lezzetli bir şefkat vermiş. Şimdi bin hisseden dokuz yüz doksan dokuz hisse sâhibi olan o Hâlik-ı Rahîm, muktezâ-yı rahmet ve hikmet olarak o çocuğu senin elinden alsa, hizmetine hâtime verse; sûrî bir hisse ile, hakîkî bin hisse sâhibine karşışekvâyı andıracak bir tarzda me’yûsâne hüzün ve feryâd etmek, ehl-i îmâna yakışmaz, belki ehl-i gaflet ve dalâlete yakışır.

Dördüncü Nokta: Eğer dünya ebedî olsa idi, insan içinde ebedî kalsa idi ve firâk, ebedî olsa idi; elîmâne teessürâtın ve me’yûsâne teellümâtın bir ma‘nâsı olurdu. Fakat madem dünya bir misâfirhânedir; vefat eden çocuk nereye gitmiş ise, siz de, biz de oraya gideceğiz. Ve hem bu vefat ona mahsûs değil, umûmî bir caddedir. Hem madem mufârakat dahi ebedî değildir; ileride hem berzahta, hem cennette görüşülecektir. اَلْحُكْمُ لِلّٰهِ  demeli. “O verdi, o aldı. اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ عَلٰي كُلِّ حَالٍ deyip sabır ile şükretmeli.

Beşinci Nokta: Rahmet-i İlâhiyenin en latîf, en güzel, en hoş, en şirin cilvelerinden olan şefkat; bir iksîr-i nûrânîdir.

Aşktan çok keskindir. Çabuk Cenâb-ı Hakk’a vusûle vesîle olur. Nasıl aşk-ı mecâzî ve aşk-ı dünyevî,pek çok müşkilâtla aşk-ı hakîkîye inkılâb eder, Cenâb-ı Hakk’ı bulur. Öyle de şefkat, fakat müşkilâtsız daha kısa, daha sâfî bir tarzda kalbi Cenâb-ı Hakk’a rabteder. Gerek peder ve gerek vâlide, veledini bütün dünya gibi severler. Veledi elinden alındığı vakit, eğer bahtiyar ise, hakîkî ehl-i îmân ise; dünyadan yüzünü çevirir, Mün‘im-i Hakîkî’yi bulur. Der ki: “Dünya madem fânîdir, alâka-i kalbe değmiyor.” Veledi nereye gitmiş ise oraya karşıbir alâka peydâ eder, büyük ma‘nevî bir hâl kazanır. Ehl-i gaflet ve dalâlet, şu beş hakîkatteki saadetten ve müjdeden mahrumdurlar. Onların hâli ne kadar elîm olduğunu şununla kıyâs ediniz ki, gāyet sevdiği sevimli tek bir çocuğunu sekerâtta görüp, dünyada tevehhüm-ü ebediyet hükmünce gaflet ve dalâlet neticesinde, mevti adem ve firâkı ebedîtasavvur ettiğinden, yumuşak döşeğine bedel kabrin toprağını düşünüp gaflet ve dalâletcihetiyle, Erhamürrâhimîn’in cennet-i rahmetini, firdevs-i ni‘metini düşünmediğinden, ne kadar me’yûsâne bir hüzün ve elem çektiğini kıyâs edebilirsin. Fakat vesîle-i saadet-i dâreyn olan îmân ve İslâmiyet, mü’mine der ki: “Şu sekerâtta olan çocuğun Hâlik-ı Rahîm’i, onu bu pis dünyadan çıkarıp cennetine götürecek. Hem sana şefâatçi yapacak, hem ebedî bir evlâd yapacak. Mufârakat muvakkattir, merak etme; اَلْحُكْمُ لِلّٰهِ de, اِنَّا لِلّٰهِ وَاِنَّٓا اِلَيْهِ رَاجِعُونَ de sabret."

6 Mayıs 2012 Pazar

Depremdeki İlahî İkaz ve Merhamet Tecellisi


Deprem gibi büyük musibetler insanların işledikleri hataların sonucu gelen ilâhî ikazlardır. Buna işaret eden ayet ve hadisler pek çoktur.

Kur’an’da: “İnsanların ellerinin kazandığı (günahlar) yüzünden, karada ve denizde fesad çıktı ki (Allah), yaptıklarının bir kısmını(n cezâsını), kendilerine (dünyada) tattırsın; tâ ki (kötülüklerden) dönsünler.” (Rum Suresi, 41. ayet) buyrularak insanların elleriyle işledikleri günahlar sebebiyle dünyada kendilerine karadan ve denizden bazı azablar tattırılacağına işaret edilmiştir.
Aşağıdaki hadisler de deprem ve benzeri umumi musibetlerin işlenen bazı günahların ceza ve kefareti olduğuna işaret etmektedir.
“Şu ümmetim rahmete mazhar olmuş bir ümmettir. Ahirette azaba maruz kalmayacaktır. Onun azabı dünyadadır: Fitneler, depremler ve öldürme (ile bu dünyada azab olunurlar)." (Ebu Davud, Fiten, 4277)
“Zina yayılınca depremler çoğalır.” (Deylemî)

Bediüzzaman’a Göre Depremin Sebebleri ve Adalet ve Merhamet Yönleri
Bediüzzaman Said Nursî Hazretleri deprem hakkında yazdığı Sözler isimli kitabında 14. Söz’deki “Zelzele Bahsi”nde depremlerin çoğunluğun ortak olduğu hataların bir cezası olarak meydana geldiğini, bununla beraber masum insanlar hakkında büyük manevî mükâfatlara vesile olacağını, hem deprem gibi musibetleri yalnız yer kabuğunun hareketleriyle izaha kalkışıp Allah’ın her şeye hâkim olan iradesini görmemek ya da inkâr etmenin büyük bir hata olduğunu gayet güzel izah etmiştir. Orada yaptığı izahlardan bir kısmının hulasası şöyledir:

Deprem Gibi Umumî Büyük Belaların Sebebi Nedir?
Deprem gibi musibetler, halkın ekseriyetinin hatasından ileri gelir. Bazı şahısların işlediği ve umumi musibetlerin gelmesine sebeb olan büyük cinayetlere diğer insanların çoğunluğu fiilen iştirak etmiş olmasalar bile, bazı katkılarda bulunmak, destek olmak veya kalben taraftar olmak gibi sebeblerle o cinayetler umumun iştirak ettiği büyük hatalara dönüşür ve bu da büyük musibetlerin gelmesine sebeb olur.
(Hadiste yetmiş bin kişilik bir ümmete inen azabdan salihlerinin de kurtulamamasının sebebi olarak bu salihlerin o sapkınlara nasihat etmemelerinin aynı azaba düşmelerine sebeb olduğu anlatılır. Yani onlar da sessiz kalarak o kötülüklere bir yönden ortak olmuşlardır.)

Masumların Musibete Ortak Olması Nedendir?
Böyle umumi belalarda tamamen masum olanların da acıya düşmelerinin sebebi ise dünyadaki imtihan sırrıdır. Kur’an’da, “Öyle bir bela, bir musibetten çekininiz ki, geldiği vakit yalnız zalimlere mahsus kalmayıp masumları da yakar.” (Enfal Suresi, 25. ayet) buyrularak buna dikkat çekilmiştir.
Dünyadaki imtihan, hakikatlerin perdeli kalmasını gerektirir. Eğer masumlar böyle musibetlerde daima sağlam kalsaydı ve küçük büyük her bela, sadece zalimlere inseydi, imtihan perdesi yırtılıp herkese zorla iman ettirilmiş olurdu.

Masumların Mükâfatı Nedir?
Bununla birlikte Allah’ın merhamet ve adaleti böyle musibetlerde zarar gören masumların imdadına ahirette bol mükâfatlar vererek koşturur. Böyle belalarda malını kaybedenlerin malları sadaka, canları şehid, çektikleri sıkıntılar da günahlarına kefaret olup ahretteki makam ve mükâfatlarını artırır. Hadis-i şeriflerde enkaz altında ölenlerin şehid olarak vefat edeceklerinin bildirilmesi depremde ölenler için büyük bir müjdedir.

(Dünyada büyük musibetler çekenlere ahirete ne kadar büyük sevaplar verilerek onların bu musibetlerden razı edileceği hakkında Resûl-i Ekrem (asm) bir hadîs-i şerîflerinde şöyle buyurur:
“Cenâb-ı Hakk kıyâmet gününde terâzileri koyar. Ardından namaz kılanlar getirilir ve ücretleri tartılarak kendilerine noksansız verilir. Sonra zekât verenler getirilir ve onların da ücretleri tartılarak kendilerine eksiksiz verilir. Nihâyet bir belâya dûçâr olmuş kimseler getirilir de bunlar için ne terâzi konur, ne dîvan kurulur, ne de defterler açılır. Bunlara ücret, sağanak yağmurları gibi bol bol ödenir. Bunlara verilen sevabların büyüklüğünü görenler, Keşke bizim de dünyada vücutlarımız makaslarla doğransaydı da, biz de böyle büyük nimetlere kavuşsaydık) derler.”) (Beyzâvî, c. 2, 321)

Neden Koca Yer Kabuğu Musallat oluyor?
Koca toprak tabakasının veya diğer tabirle yer kabuğunun bir kısım insanlara musallat edilmesinin hikmeti ise o cinayetin fevkalâde çirkinliğini insanlara göstermek içindir.

Deprem Tesadüfen Olabilir mi?
Şu dünyanın ve içindeki her şeyin mükemmel yaratılışı, her sene üzerindeki canlıların yenilenmesi, hatta en basit görünen bir sinek kanadının dahi mucizeli yaratılışı, o sanatların ezeli sanatkârı olan Allah’ın varlığını gösterdiği gibi her şeyin onun kudret ve iradesi tarafından kuşatılmış olduğunu da gösteriyor. Kur’an’da, bir tek yaprağın ağaçtan düşmesinin dahi onun bilgisi dâhilinde olduğu bildirilmektedir. Bir yaprak bir sinek dahi onun bilgisi, iradesi dışına çıkamıyorsa koca yer kabuğu, yeryüzünün halifesi olan insanlar aleyhine, onun irade ve izni olmaksızın hareket etmesi mümkün değildir.

Allahu Teâlâ hikmetinin bir gereği olarak, dünyada görünen fennî kanunları ve sebebleri kendi icraatlarını gizleyen birer perde yapmıştır. Zelzeleyi dilediği vakit, bazen de mağma tabakasındaki bir madeni veya bir fay hattını harekete geçirir.
Depremler yer kabuğundaki böyle inkılab ve hareketlerle olsa da, yine Allah’ın emri ve hikmetiyle olur; başka olamaz. Meselâ: Bir adam bir tüfek ile birisini vursa. Vuran adama hiç bakılmasa, yalnız fişekteki barutun ateş almasına bakılsa, ne kadar ahmaklık ve divanelik olur. Aynen bunun gibi, Allah’ın emriyle uzayda gezen bir gemisi olan yeryüzünün içine adeta önceden yerleştirdiği bir bombayı, gaflete düşen veya yoldan çıkan insanları uyandırmak için patlatmak yine Allah’ın emriyle olabilir. Tüfeği görüp, tetiği çeken eli görmemek nasıl bir akılsızlıksa, fay hattını veya yer kabuğunun hareketlerini görüp onları harekete geçiren kudret elini görmemek de öyle büyük bir akılsızlıktır.